Just another WordPress.com site

Archive for the ‘Konuk Yazar’ Category

Konuk Yazar Alfa: " Parasızlık Bizlere Neler Öğretir..?"

Hiç ummadığınız bir anda, beklemediğiniz bir zamanda kaybedebilirsiniz tüm birikiminizi… Bir sabah uyanır ve beş parasız kaldığınızı öğrenebilirsiniz… Haberi herhangi bir anda alabilir, duyabilirsiniz ama kabullenmeniz, inanmanız ve kanıksamanız bir anda gerçekleşmeyecektir… Zamanla, yavaş yavaş ve biraz da geciktirerek özümsersiniz gerçeği…

Önce “eyvah” dersiniz, “eyvah!”… “Nasıl olacak? Nasıl yaşayacağız? Nasıl geçineceğiz? Peki ya çocuk? Okulu ne olacak? Beslenmesi, ihtiyaçları nasıl karşılanacak? Allahım biz nasıl yaşayacağız?” gibi binbir çeşit soru dolaşır zihninizin derinliklerinde, cevap bulamazsınız..!


Günler, “ne olduğunu” anlamanın garip sıkıntısıyla geçer, soru çarkı hala aynı hızla dönmektedir beyninizde… Korkmayın..! İlk şoku atlatır, ilk şaşkınlığı yenersiniz bir süre sonra… “Nasıl oldu?, ne oldu?” soruları “Nasıl olacak?, ne olacak?” çıkmazları azalır ve gitgide yerini “Ne yapabiliriz?” lere bırakır…

“Ne yapabilirim? Bu çıkmazdan çıkmak için nasıl bir çözüm bulabilirim?”


İşte bu soruya geldiğiniz an, maddi olarak değilse bile manevi olarak güçlendiğiniz, silkinip kendinize geldiğiniz andır… İşte o an, kendinizi ve dolayısıyla ailenizi depresyondan kurtardığınız andır… İşte o an parasızlığın size ilk dersi verdiği andır;

“Parasızlık insana dimdik durmayı öğretir!”

“Ne yapabilirim?” sorusunun cevabını ararken, unuttuğunuz becerilerinizi, yeteneklerinizi hatırlarsınız birden… Vakt-i zamanında “bil de yapmazsan yapma” mantığıyla gittiğiniz kurslar gelir aklınıza; “yahu ben diksiyon kursuna gitmiştim, aaa dikişe nakışa da gittim, hay Allah ben takı da yapıyordum, aa dur bakayım kumaş boyama kursuna da gitmiştim, ee bilgisayar kursuna da…” Bunları bir bir hatırlarken ve bir yandan da sürekli araştırırken yeni fikirler de üretirsiniz; “ya yemeklerim güzel, çok beğeniliyor, hani şu çevre esnafa öğle yemeği filan yapsam… Poğaça-kek yapıp sabahları satabilsem… Yoksa yaptığım zeytin ya da turşuları mı?”…. vs vs derken parasızlığın 2. dersini de almışsınızdır;

“Parasızlık insanın beynini çalıştırır, hafızasını tazeler!”

Siz bu dersleri alma sürecindeyken zaman akmaya devam etmekte, yaşam şaşırtıcı bir şekilde düzenli olarak sürmektedir… Ve işte şaşırtıcı düzenliliğin içinde farkedersiniz ki; salam, sucuk, sosis olmadan da kahvaltı edilebilmekte; her akşam çerez, pasta, kurabiye yenmeden de yaşanabilmektedir… Asla olmaz dediğiniz “türlü” ve “nohut”, etsiz de gayet lezzetli olabilir, taze fasulye bol değil bir domatesle de pişirilebilir, dolmada pirinç yerine bulgur da kullanılabilir… Ayrıca çocuğunuz büyümüştür, göz yakmayan şampuan olmadan da yıkanabilir, bir-iki çeşit temizlik malzemesi bütün evin temizliğine yetebilir, koyu renk çamaşırlara özel deterjan şart olmayabilir… İşte parasızlıktan alınabilecek bir ders daha;

“Parasızlık size nelersiz de yaşayabileceğinizi öğretir!”

Bu arada başka şeyler de farkedersiniz; “salatasız sofraya oturmaz” dediğiniz eşiniz salatasız sofraya oturabiliyor, “yemez” dediğiniz çocuğunuz sebzeli pilav yiyebiliyor, “kesinlikle yapamam” dediğiniz kahvaltı pekala da domatessiz olabiliyordur… Bunun yanında; yeni giysiler almadan ve heryere arabayla gitmeden de hayat devam edebiliyor, çocuğunuz geçen yılki forma ve çantasıyla da okula gidebiliyordur…

Ve işte o zaman farkedersiniz ki; çocuğunuzun her yıl yeni çanta ve forma talebi, her dakika yeni oyuncak isteği zaten yoktur, bunlar onun adına sizin isteklerinizdir…Tüm bunlar ışığında parasızlıktan yeni bir ders daha almışsınızdır;

“Parasızlık, kendinizi ve ailenizi daha iyi tanımanızı sağlar!”

Günler geçmeye devam ederken, geçen yılki formasını giyen oğlunuzun kısalan pantalon paçasını uzatabildiğinizi, ufak-tefek tadilatl çantasını yenileyebildiğinizi de farketmişsinizdir… Elinizdeki malzemelerle tatlı yapabildiğinizi, semizotunu ıspanak yerine yedirebildiğinizi, ekmeğinizi, poğaçanızı, böreğinizi pişirebildiğinizi de farketmişsinizdir elbette… Parasızlıktan aldığınız yeni dersi de tamamlamışsınızdır;

“Parasızlık insanın üretkenliğini arttırır!”

Bu dersler bitmez, bitmeyecektir de… Çoğalabilir, çoğaltılabilir… Önemli olan bu dersleri almak, kavramak, yaşam biçimi haline getirebilmektir…

Sevgiyle kalın; ümitsiz ve parasız kalmayın…


Ülker Büyükkıdık

*************************************************************************************************************
Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Konuk Yazar Alfa: "Hayat Güzeldir…"

Hayat hep koşuşturmaca…
Sabah erken kalk, kızımı giydir, bazen kahvaltı yapsın bazen yapmasın. Kızım hazır; şimdi kendime geçebilirim. Saçları jölele, yok yok… önce yüzüne krem sür, krem emene kadar saçlarını yap,sonra fondöten, hafif allık, illaki rimel, üstüme de elbise, kolayda ne varsa giy onu çık dışarı…
İşe gel; telaş devam. Kafam da bir sürü tilki var,ama kuyrukları değmiyor birbirine. Kız okula vardı mı?, akşam ne pişirsem? , öf..evi de süpürmek lazım, ay neyse yaaa.. yarın yaparım, iş yerindeki telaşlar derken,hayat akıp gidiyor.
Telaş, koşuşturmaca içinde giderken en son ne zaman sinemaya gittiğimi düşünüyorum. Evde izliyorum bol bol, ama sinemada hangi filme gitmişim en son hatırlayamıyorum…
Sonra kocam şöyle hareketli bir müzik açıyor; içim çoşuyor. Diyorum ki: “Kocam beni discoya götür…”
Cumartesi çalışmak elini kolunu bağlıyor insanın zaten. Birgün yeni bir işe girersem ilk şartım “Cumartesi çalışmam!” olacak. Şimdi içinizden “Zaten herkes sıraya girmiş, Zeynep gelsin bizde çalışsın; Cumartesi çalışmasa da olur..” diyorsunuz duyuyorum, deyin deyin kızmam ben..;)
Bunları yazarken düşündüm de, ben yazları daha çok yaşıyorum hayatı. Okul da yok, geziyorum, eğleniyorum. ”HAYAT BANA GÜZEL” ama en çok yazları…
Kışları kabuğuma çekiliyorum. Havanın erken kararması belki de içimi karartan, beni eve bağlayan. Hem kızımla olmak, kocamın omuzlarında, tek kişilik koltukta en sevdiğim film “HAYAT GÜZELDİR”i izlemek yetiyor bana.
Kızımın kışa doğru başlayan kitap okuma merakı, kitapta geçen sözü merak edip “p.ç kurusu ne demek?” diye sorması, matematik yaparken babasını beklemesi, benim tam olarak anlatmamı beğenmeyişi, yeni işimin eve yakın olması, gecelerin uzun oluşu.. Tüm bu sebeplerden bu yıl kışı da seviyorum. Aslında ben her mevsimi ayrı seviyorum; çünkü kendimi seviyorum, evimi, kızımı, eşimi, dostlarımı…. Öyle ya “HAYAT SEVİNCE GÜZEL”
Zeynep Yener 
*******************************************************************************************************

Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Konuk Yazar Alfa: "Kısmet..!"

 
Tarih 05.02.1996
Yer: Beyazıt.
O zamanlar buçuğu pek seviyorum ya yaşım da 18,5.
Bir iş görüşmesine gitmişim , muhasebeciyim, ne kadar bilgimin noksan olduğunu sonraki yıllarda fark etmiş olsam da o dönem kendime güvenim tam.
İş görüşmem iyi geçmiş, beni işe almaya gönüllüler ama yer hoşuma gitmiyor, boğuyor beni. Kaçar adım uzaklaşıyorum.
Durağa gitmişim, otobüs bekliyorum, durak tıklım tıklım.. Bir çocuk geliyor yanıma gençten yakışıklıca.. “Tanışabilir miyiz?” diyor yüz vermiyorum.. “Lütfen tanışalım; böyle şeyler yapmam normalde..” diyor yine yüz vermiyorum.
O ara otobüsüm geliyor tam binerken  “Cuma gününe Bakırköy bilmem ne cafeye şu saatte gel; orada seni bekliyor olacağım..” diyor cevap vermeden biniyorum otobüse..
Ertesi gün evdeyim, komşuya iniyoruz annemle, onlardaki gazeteye gözüm ilişiyor, ilanlara bakıyorum.
Evet, bir muhasebe elemanı ilanı; üstelik evime de çok yakın. Hemen arıyor, adres alıyor, görüşmeye gidiyorum.
Görüşme için beklerken müdür bey masasının karşısındaki koltukta oturup beklememi söylüyor; oturuyorum.. patronun odası dolu çünkü.
Müdür dediğimde gençten bir çocuk, başı nasıl da kalabalık. Sürekli telefonu çalıyor, insanlar gelip gidiyor, sürekli hareket halinde. Ben de izliyorum onu..

Bir ara “Bu adamla mı evleneceğim?” duygusu geçiyor içimden. “Saçmalama Suzan! Ne alaka!” diyorum kendi kendime..
Nihayet patron beni çağırıyor. Odasına giriyorum ve ertesi gün başlamak üzere hemen işe alınıyorum.
İlk günüm berbat geçiyor. Firma iflasın eşiğinde bir firma çıkıyor, müdür beyin başı o yüzden kalabalıkmış. Sürekli ödeme isteyenleri tatlı dille gönderiyormuş meğer.
O gün işi bırakmaya karar veriyorum. Ertesi gün, yani Perşembe günü işe gitmiyorum. Batmak üzere olan firmada ne işim var ki benim..?
Sonra telefon geliyor; müdür bey arıyor beni. “Suzan hanım işe gelmediniz..” diyor, “Evet gelmedim; bilemiyorum firmanız hakkında iyi şeyler duymadım..” diyorum. “Emin misiniz? Başka başvurular da var. O zaman başka birini aramam gerekecek..” diyor; bir şekilde firmanın iflas etmediği, zor dönem geçirdiğine ikna ediyor beni. Cuma tekrar işe gidiyorum..
Ancak Cuma günü için durakta karşılaştığım genç çocuk bana randevu vermişti. Bu randevuya gitmeye karar veriyorum.. Ne kaybederim ki ?
Müdür beyden izin istiyorum. Mekan yakın; birkaç saate işim biter neticede.. “Ne için gideceksin?” diye soruyor. “Özel mesele..” diye cevap veriyorum. “Kesinlikle olmaz!”ı yapıştırıyor müdür bey ve gidemiyorum…
Evet,
O müdür bey, yani “Hüseyin Bey”, yani Hüseyin şu an ki eşim!
İlk gördüğüm an hissettiğim şey doğruymuş; geleceğim onunlaymış..
Firma mı ? Firma 10 aya kalmadı tamamen iflas etti. 😉
Suzan Maden
***************************************************************************

Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Konuk yazar Alfa: "Sevmeden Atan Yürek Çabuk Yorulur"

Çok şeyler yazılmış bugüne kadar sevmeye, sevilmeye dair. Dünya sevgi olmadan dönmez, yürek sevgi olmadan çarpmaz. Sevgisiz çarpan her yürek, boşa attığından, çabuk yıpranır ve yorulur. Sevmek, her kapının anahtarı, sevgi bulunası en değerli hazine, seven ve sevilense her dönemde masal kahramanları oldu.. iyi de çiçekten böceğe, kardeşten yaratana, yaşamdan paraya çeşidi bulunan sevgi, bu denli irdeleniyor da, neden tam olarak tanımlanıp, her kapının arkasında bulunamıyor arananlar?

“Sevgi” nedir?

Sevgi; insanlara karmaşık gelen her kavramın anahtarıdır. Beraber olduğu öğeler; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilginin ötesinde, olgun kişilerin hayatları içinde olmasını istedikleri sadakat, huzur ve mutluluğun yegane anahtarıdır. Her insanın özünde bu duygu olsa da, türü, miktarı ve yoğunluğu kişiden kişiye değişmektedir. Sevgiyi salt bir kavram olarak irdelemek istersek; haliyle insanın özüne inmemiz gerekir.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “sevgi”; insanı bir şeye veya bir kimseye yakın ilgi ve bağlılık duygusu göstermeye yönelten duygu; şeklinde tanımlanıyor.
Aslında insan doğadan koptuğundan beri, çağcıllaşma süresinde hep yalnız olmuş, onanmaz bir biçimde yalnızlık hissetmiştir. Tarih ilerledikçe, insan özgürlük kazanmış, buna karşılık yalnızlık çekmeye mahkum olmuştur. Paniğe kapılmadan gerçek hayatla yüzleşebilenler, yaşamın bir anlamı olmadığını, fakat kendilerinde var olan güçleri harekete geçirerek yaşamlarını anlamlı kılabileceklerini ve bunun da yolunun sevmekten geçtiğini anlamışlardır. Gerçek üretkenlik; insanları olduğu gibi görebilmek, görev yüklemeden, onları olduğu şekilde sevebilmektir.
Sevgi, yalnız kalmış insanın dünyayla bütünleşme ihtiyacından doğmuş bir
anlatımdır. Özünde kabul edilmesi gereken, sevmenin de yaşamak gibi bir sanat olduğudur. Sevgiyle süslenmemiş bir hayatta insan yalnızlığını fark ettiğinde suçluluk ve huzursuzluk hisseder. Yaşam sevgiyle süslendiğinde itici bir güç oluşur. Sevgi, bir şeyin içinde olmaktır. Salt, koşulsuz ve yargılamadan vermektir. Sevgi uyandırmadan, fark edilmeden sevmek, yaşamı seven bir kişioğlu ya da kişikızı olarak ortaya koyup, aynı zamanda, sevilen kişi olamamak, o sevginin güçsüzlüğünü gösterir.

Peki “Sevgi” nasıl bulunur?

Sevgi geçmişe yazıklanmakla değil, içinde bulunulan anın değerlendirilmesiyle çoğalır. Seven kişiler sevgilerini ifade etmekten, sevgiyi tanıyıp, bilmekten bıkmaz. Günümüzde arayış içinde kıvranan insanlar için, karşı cinsler arasındaki ilişkilerde boyut daha da farklıdır. Salt sevmek yetmez, anlamak da gerekir. Anlamadan tanımak, tanımadan sevmek mümkün değildir. Sevgide disiplin, sabır ve ilgi gereklidir. Sevgi duyulana karşı bu duygu çok iyi açıklanmalıdır. Dolayısıyla, erkek ve kadın arasında ilişkileri, aşkı, tutkuyu, sadakati vesaireyi sorgulamadan önce insanın kendini tanıması, kendini sevmesi ve kendine dürüst olması şarttır. Neden bu denli önemlidir sevgiyi bir kavram olarak ele almak derseniz; her insan doğuştan itibaren güveni ve mutluluğu arar.
Kendi potansiyelini gerçekleştirmek için çabalar. Bu, olumlu benlik bilincini oluşturabilmek için insan doğasında olan bir özelliktir. Olumlu benlik bilinci içinse, koşulsuz sevgi şarttır.

En zor soru; “Sevgi nasıl korunur?” dur..
Belki de tek gerçek; karşılıksız kalmayan ve parayla satın alınamayan tek şeyin sevgi olduğudur. Bu yüzden bulmak, değerini bilmek ve onu korumak, insanın kendine karşı dürüst olması kadar zordur. Günümüzü güzelleştiren, dünyayı döndüren sevgiler bulunsun, dünümüz gün, günümüz yarın olsun!..

Zeynep Tolunay Enez

*************************************************************************************************
Not: Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Konuk Yazar Alfa: "Davulun Sesi…"

 
“İş Kadını’’
Vay bee.. Ne afili isim tamlaması.
Ne iş kadını yahu? Hahahayt.. güleyim bari.
Bir kere iş kadını dediğin Sabancıgillerden filan olur şekerim. Atadan babadan kalır holdingler bilmemneler de, okuturlar işletmeyi, dayarlar master’ı doktorayı , gider çekersin marka lacileri, gelir kurulursun masana; al sana iş kadını..!
Senin ismine ne tamlasak olmayacak. Tanımı yok çünkü.
Tırnaklarımla kazıdım geldim desen, İbrahim Tatlıses’i yemiş de çıkaramamış gibi ajite bir durum olacak.
Yok ı-ııh.
E girdin bir işe koca tarafından, istemeye istemeye.Kurdunuz  şirketi de halen pek bir sıcak gelmedi olay sana.
Çalışmışsın yıllarca zaten. Çocuk doğurup yırtarım mevzudan, azcık koca parası yesek n’olur, eksilmezsin ya demişsin kendi kendine.
Çocuk geldi 3 yaşına, nereye kadar yırtıcan? Vericen kreşe doğru iş başına.
3 sene yeter gerile gerile yayıldığın.”Ev işi nankör şekerim” diyip çocuk daha 15 günlükken gezmelere başlamadın mı yahu? Hem “ev yan gelip yatma yeri değildir” dememiş miydi ünlü bir Türk büyüğü..?
Şartlarını sürdün tabi hemen: 5’e kadar çalışabilirim , fazlasına can dayanmaz, hem okul o saate kadar,kıl-tüy…
Ya tabi tabi. Öyle oluyor değil mi iş kurmak? Nerde o başkasının yanında çalıştığın,ekmek elden su gölden günler?
Çalışırım, saatim dolunca giderim.
Ay başı alırım maaşımı, tatil zamanı vınn tüyerim.
Zam zamanı hakkımdır, söke söke alırım.
Hastalanınca raporu bastırır, yatarım.
Yok öle yağma.
Çalışacaksın!
Hem de öyle böyle değil.
İşinin hem patronu, hem işçisi olacaksın.
Kurdun şirketi de; ofis var mı?
Yooo, bir süre ev-ofis takılacaksın.
Şimdi sermaye belli,yapmışsın fizibiliteyi.(Fizibilite de ne kelime ama ha.Dolu dolu bir söyledin mi değme ekonomistlere taş çıkarırsın valla.)Fakat evdeki fizibilite çarşıdaki fizibiliteye uymuyor .
‘’Ye kürküm ye’ ci bir memlekette yaşamak zaten ayrı azap.
İş yapacaksın, bir sürü randevu vermen lazım.
E nerde görüşeceksin? Ofisin yok, alooo…
-Şu anda ofisimiz tadilatta, biz sizi ziyaret etsek?
Evet evet öğreneceksin kıvırmayı; yoksa yandı canım keten helva.
-Aaa.. koskoca şirketin ofisi yook..!
Ev telefonunu şirket ismiyle açmaya alışsan iyi olur. Bazıları, pardon  yanlış aradım diye kapatıyorlar ama olsun. Böylelikle konuşmak istemediğin kişilerle de konuşmamış oluyorsun, fena mı..?
Bazen sabah çok erken aradıklarında uykulu uykulu unutabilirsin şirket ismiyle açmayı. Boşver yanlış numara de kapat, tekrar arayana kadar toparlarsın sesini. Üstelik kaç çeşit ses tonu çıkarabildiğini görünce, vay be ne yetenekliymişim, diye kendine şaşabilirsin.
E, ne demiştik: İşinin hem patronu, hem işçisi olacaksın..!
Pardon; sekreteri eklememişim…
-Ürünleriniz geldi gümrük işlemleri bitti. Aracı antrepoya gönderebilirsiniz.
– Hmm.. tabi hemen gönderiyorum.
Gönderiyor musun?
Nereye gönderiyosun yahu? Basbayağı gidip kendin alacaksın.
Ticari araç kullana kullana değme minübüs şoförlerine taş çıkaracak hale gelmişsin.
İstanbul’un bilmemne sanayi sitesindeki, bilmemne antreposundan, ameleler eşliğinde malı yükleteceksin.
Patron musun sen?Ne patronu yahu; basbayağı getir götürcüsün.
Oraya giderken şıkşıkırdam giyinemezsin tabi…
En kötü jean’in ve t-shirtini çek, yanına makyaj malzemelerini ve seni kurtaracak şık bir giysini ve topuklularını da al.
Eee.. mallar mağazaya bırakılacak. Kim mi bırakacak? Mahmut’a söyle bıraksın.O kim yahu?
Mahmut; sensin işte… Hehehe…
AVM tuvaletlerinin dili olsa da konuşsa.
O daracık kabine nasıl amele gibi girip, iş kadını(!) olarak çıkıldığının filmi bile olur. Clark Kent-Superman hesabı…
Evde bekleyen çocuk-ev işi döngüsüne ise burada hiç değinmeyeceğim.
Zira “çocuk da yaparım kariyer de” klişesi bana uymuyormuş, anladım. En azından bakıcı-aile büyüğü desteği olmadan olmuyormuş. Herşey olmuş gibi görünse de bir taraf hep yarım kalıyormuş.
İşin özü dışarıdan çok güzel gelir o davulun sesi. Kendi işini kurmanın, kendi işinde çalışmanın çok muhteşem bir şey olduğunu düşünür çevrendekiler. Daha doğrusu bu tecrübeyi yaşamamış olanların yanılgısıdır bu.
Zannedilir ki kendi işin olunca ense yapacaksın,canının istediği saatte girip istediği saatte çıkacaksın.
Hele bir niyetlenin iş kurmaya da görün bakalım o davul beyninize beyninize nasıl vuruyor.
O maaş günleri, kira, vergi ödemeleri nasıl birbiri ardına diziliyor her ay…
Yazamam “iş kadınlığı” mevzuları demiştim aslında.Yazdıkça sinirlerim zıplar,gerim gerim gerilirim sanmıştım.
Geri alıyorum.Hiç kasılmadım .
Güldüm bayağı ,iyi geldi.
Devamı..? Olur mu olur valla.
Her gün ayrı bir macera ne de olsa.
Simla Sönmez Palas 
**************************************************************************************************************

Not: Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Konuk Yazar Alfa: "Çocuğum Okulda Başarılı Mı?"

İlk konuk yazarımız boş durmaktan nefret eden, çalışkan, yardımsever, biraz “Doğrucu Davut” bir sınıf öğretmeni: “Yelis Karakaya Gümüşoğlu”.
Kendisi aynı zamanda 2 kız annesi, full time çalışan ve evinin işlerine koşuşan bir kadın.
Öğretmen olmasından ötürü bazı güzel ve yürekten katıldığım tespitleri olmuş.
Keyifle okumanızı dilerim.
*************************************************************************************************************
Çocuğum Okulda Başarılı Mı?
Başarının ölçüsünü anne babalar olarak hep karıştırıyoruz. “Zeki” olmak bizim için başarıdır; ve yeterlidir de övünmek için çocuğumuzla. Gerisi bizi ilgilendirmez, başarı için gerekli olan tüm şartlar okuldan ve öğretmenden beklenir. Bazen parasıyla bazen parasız, ama anne babanın beklentisi her zaman aynıdır. Eğitim düzeyi, ekonomik şartlar, statü, yaşanan şehir sadece şiddetini değiştirir, içeriğini değil.
“ Benim çocuğum çok “zeki”, ama bir ilkokul öğretmeni vardı ki, mahvetti çocuğumu…” ne kadar sık duyduğumuz bir cümle. Elbetteki bu cümlenin haklılık payı istisnai durumlarda olabilir. Ama yüzde doksanı hakkında aynı şeyi söylemek maalesef mümkün değil.
Günümüz çocuklarına baktığımızda, zaten fizyolojik rahatsızlıklar dışında “zeki” olmayan yok ki. Eee..o zaman “zeki olmak” başarı için yeter şartsa başarı nerede gizleniyor. Peki o zaman soruyorum size, neden hala tüm dünya ülkelerinin girdiği PISA gibi sınavlarda Türkiye’nin başarısı son beş ülkenin dışına çıkamıyor?
O zaman suçlu “zeki” çocuklar mı? Bu zeki çocukları okula teslim eden anne babaları mı? Yoksa okul ve öğretmenler mi?
Bu kadar sorudan sonra şimdi cevapların içinde gizli olduğu sınıf içinde yaşadığım durumlardan örnekler vermek istiyorum:
Çocuk birinci sınıf öğrencisi, anne ile ilk tanışma, annenin çocuğu hakkındaki tanımlaması şu,” Psikoloğa gittik, psikolog bana senin çocuğun için DAHİ demiyorum.. dedi.” !!!
Üç değil milyon ünlem koruyorum sonuna. Hayal gücünüze bırakıyorum bu tanışma cümlesini.
Gelelim, bu dahi(!) çocuğun sınıftaki hallerine. Bu dahi çocuk sınıfta en az 3 ila 5 kez seslenildiğinde dönüp size bakıyor; 5 ila 7. yönergede yanınıza gelebiliyor. Dolabından matematik defterini getir dediğinde, ya hiç getiremiyor, ya da dolabın başında vakit geçiriyor veya Türkçe defterini getiriyor. Bazen daha da vahim olabiliyor siz defter derken o kitap veya kalem kutusunu getirebiliyor.
Yedi yıl boyunca aynı evde yaşayan anne, çocuğuna hiç mi seslenmedi?
Hiç mi: “Dolaptaki sütü ver evladım” demedi..?
Hiç mi: “ Mavi değil kırmızı çorabını giy” demedi..?
Ya da “ Üst çekmece değil, alt çekmecedeki şortu ver” demedi..?
Nasıl bir anne çocuğunun sorunlarını göremez? Hadi o göremedi.., bu çocuğun hiç mi komşusu, anneannesi babaannesi yok? Hiç alışveriş yaptığı bakkal amcası uyarmadı mı?
Nasıl bir hayat sürüyoruz? İzole ve insandan uzak bir yaşam mı?
Yada neden bu kadar samimiyetten uzağız? Neden çevremizdeki insanların bize ayna tutmasına izin vermiyoruz?
Şimdi sizlere soruyorum, sadece genetik olarak zeki çocuk doğurmak yeterli mi?
Ve bu çocuğun eğitiminde karşılaşılacak sorunlarda tek suçlu okul ve öğretmen mi?
Yelis K.Gümüşoğlu
********************************************************************************************************
 Not: Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız şu yazımı okuyun.

Alfa P.’nin Köşesi-4… (Yenilik!)

Yeni Bir Köşe..!
Merhaba Alfa’lar..;

Sitemiz kurulalı sadece 5 ay olmasına rağmen 700 üyeye yaklaşmış olmamız çok sevindirici..

Sizlerden aldığım geri bildirimlerle siteyi daha yararlı ve beğenilir hale getirmeye çalışıyorum…

Bu gün yeni bir köşeye başlıyoruz: “Konuk Yazar Alfa”

Siz Alfa’ların arasında kalemi oldukça kuvvetli ve bunun yanında söyleyecek şeyleri olanların bulunduğunun farkındayım. Bu sebeple sesinizi duyurabileceğiniz, yazı yazabileceğiniz bir köşe olsun istedim Alfa Kadın’da.

Konu kısıtlaması yok; tek yapmanız gereken beyninizdeki düşünceleri serbest bırakmak…(fakat yazım kurallarna uyarsanız sevinirim..)

Sizden gelen yazılar arasından her hafta bir tane hoşuma gideni ben seçip yayınlayacağım…
Yazın yayınlanması için “Alfa kadın”a istediğiniz bir mecradan “izleyici” olmanız gerekli.(facebook, twitter, friendfeed, sitede sol kolonun altında yer alan “izle” kısmı..vs..vs)

Bir de lütfen yazınızın sonuna adınız-soyadınız ve varsa bloğunuzun adresini ve fotoğrafınızı eklemeyi unutmayın.. =). Bir iki satırla da kendinizi tanıtırsanız çok makbule geçer.. =)

Eğer siz de ” Konuk Yazar Alfa” köşemizde yer almak istiyorsanız ” alfakadin@gmail.com ” adresine e-posta atabilirsiniz. Tek ricam mailinizde “konu” bölümüne “konuk yazar” yazmanız ki gelen diğer maillerden sizinkini ayırtetmem kolay olsun.


İlk yazımız Yelis Karakaya Gümüşoğlu’nun  “Çocuğum Okulda Başarılı Mı?” yazısı.

Hepinize iyi okumalar… =)

Tag Cloud